Güneşe Ulaşma Ya Da, Güneşi Kullanma Hakkı !..

Çelik Erengezgin, Yüksek Mimar

Güneş, varlığımızın temeli.. İnsan varlığının ve dünyadaki her türlü canlılığın olmazsa olmaz kaynağı. Peki bu muhteşem kaynağın insanlara adaletli bir dağılımla ulaştığını söyleyebilir miyiz ?..

İklimsel farklılıkların yarattığı doğal kısıtlamadan değil, her hangi bir iklim bölgesinde mevcut kentsel yapılanmadaki adaletsizlikten bahsediyorum.

Bir yandan, güneşi temel alan sürdürülebilir enerji kullanma yöntemlerinden heyecanla bahsediyoruz. Diğer taraftan güneşi göremeyen ya da günün önemli bölümünde bir başka binanın gölgesinde kaldığı için güneşe yeterince ulaşamayan yapılardan oluşan kent planları yapmakta ısrar ediyoruz. Ve o kente, büyük bir aymazlıkla “sürdürülebilir kent” “yeşil kent” adını koyabiliyoruz.. Bu nasıl bir akıldır ya da nasıl bir vicdan ?.. Çocuğumuza “akıllı”yı çağrıştıran bir isim koymakla değil, ancak gereken donanımı sağlamakla açarız akla giden kapıyı..

Son yıllarda Avrupa’da ve Amerika’da; adı yeşil, hatta kendileri de yeşile boyalı bir çok yerleşkenin sadece fotoğraflarına göz atmanız, güneşin paylaşımı konusuna nasıl bir aldırmazlık içinde olunduğunun kanıtı olacaktır. Genellikle bunlar; çeşitli kıvrımlar içinde, organımsı ya da keskin formlar, genellikle bir merkeze bakan planlama ve sadece göstermelik enerji panelleri ile, izolasyon değeri yüksek duvarlara sahip yapılar.. Hepsi bu.. Ama güneşten hiç de eşit ölçüde yararlanamayan, kimi güneşle yıkanırken hemen yakınındaki, farklı yöne baktığı için gölgede kalmış konutlar..

Kentsel planlamada birbirine gölge düşüren yapılanma, artık en büyük günahlardan sayılmalıdır. İnsanların; yeşilden yararlanma, suyu kullanma hakkının karşılandığı henüz söylenemez. Fakat “bundan böyle karşılanmalıdır !” şeklinde genel bir kabul gördü nihayet ve tasarımların temel koşullarından olmaya başladı. Bu, doğru bir gelişmedir.

Bilmeliyiz ki, yeşili de suyu da güneşe borçluyuz.. Bunun ötesinde sağlığımızı da bedensel varlığımızı da… O yüzden güneşe ulaşabilme, ışınlarını engelsiz alabilme hakkının da “bundan böyle ön koşul !” sayılması gerekmektedir kent planlarında.. Çünkü ancak bu takdirde, güneş tabanlı “enerji mimarlığı” ilkelerinin yapısal çözümlere kavuşabilmesi mümkün olacaktır.. Yani; bir dilek, bir iyi niyet gösterisinin ötesinde, gerçekten sürdürülebilir bir gelecekten söz etmeye hakkımız olacaktır.

Tarihi Çözümler ve Çağdaş Olanaklar

Belki tam burada, çok sıcak ülkelerin tarihi yerleşim örneklerinde, güneşten korunma amaçlı dar sokaklar akla gelecek ve gölgenin faydalarından bahsedilecektir.. Bunlar sadece aşırı sıcak ülkelere has uç örneklerdir. Çok özel durumlarda hala geçerli olmakla birlikte, tek çözüm olmaktan uzaktadırlar artık. Çünkü günümüz teknolojisi; güneşin sadece ısıtan değil aynı zamanda soğutan enerji olduğunu fark etmiştir.

Absorbsiyonlu metotta olduğu gibi, güneşi yoğunlaştırarak elde edilen buhar ile mekanik yoldan soğutma yaygınlaşmaktadır. Ya da bir güneş bacası, rüzgar kepçesi, venturi bacası ile doğal yoldan serinlik ve yaşam konforunu arttıran esinti elde etmek çok kolaydır artık. Yeter ki güneşi esas alan doğru bir yönlendirmeye sahip olsun yapılarımız..

Sera Etkisi İle Soğutma

Basit bir güneş duvarı veya seranın ters çalışması, yani ısınan havanın iç mekana değil, dış mekana yollanması sağlandığında, kuzey yönünden üç dört derece düşük, ya da toprak altından ortalama 15 derece sabit serin havanın alınması için vakum etkisi yaratan enerji, yine güneş olmaktadır..

Aynı sera ya da güneş duvarı yaz gecelerinde, bu kez iç mekanın soğutulmasına hizmet verebilmektedir. Çünkü geceleyin, yüksekte toplandığı için üst menfezden bu kurguya girecek olan sıcak hava, cam dış yüzeyle temas ederek soğuyacağından, alttaki menfezlerden içeriye düşük sıcaklıkta dönebilecektir. Bu sirkülasyonu kendi ürettiğimiz elektrikle çalışan fanla desteklemek ise elbette performansı arttıracaktır.

Yani anlaşılması gereken; güneşin, rüzgarın, yağmurun, kaçıp korunmamız gereken doğa olayları değil, doğanın bize sunduğu enerji kaynakları olduğudur.

Güneş ve Gölge Kontrolü

38 katlı bir binanın, arkasındaki 38 binayı gölgesinde bırakmasının nasıl bir kentsel günah olduğu hiç aklınıza takıldı mı ?.. Bir yüksek binanın gölgesinde kalan ya da aynı yükseklikte olsa da, aralarında yeterli mesafe olmamasından ötürü birbirini gölgeleyen yapı blokları, kendi enerjisini üretebilme gayretinin en büyük engelidir. Üzücüdür ki, dünyanın en önemli kentsel tasarımcıları da dahil olmak üzere, parsel düzenleme, yolları yönlendirme ve yapı yüksekliklerinin seçiminde bu kurala riayet edilmemektedir. Daha doğrusu böyle bir kural yok sayılmaktadır.. Bence bir yapının güneş kontrolü hakkı, bir insanın nefesini kontrol hakkı gibidir. Sadece kendisine aittir. Engellenemez.

Güneşi takip eden yansıtıcı ve koruyucu, yatay ve düşey kanatlarla bu verimin iki katına kadar çıkarılması da mümkündür.. Yeter ki güneşe özgürce sahip olalım.

Kent Planı İlkeleri

Bir kent planı, örneğin mevcut bir sahil bandının ya da coğrafi yüksekliğin paralelinde olma endişesindeki yollardan ibaret değildir. Mevcut doğal çizgiyi içgüdüsel olarak taklit eden bir kolaycılığın tuzağına düşülmemelidir. Örneğin, sahile paralel yapı sıralarının nasıl bir sosyal cinayete yataklık yapacağını bilmemek, daha önce bu yanlışa düşen kentlerin yaşadığı sıkıntıları, denizle kara arasındaki doğal hava akımının ve görsel ilişkinin engellendiğini görememek apayrı bir planlama kusurudur.

Çağdaş bir kent; hakim rüzgarları ve her ölçekteki hava hareketini taşıyabilen bir yol haritasına ve parsel yapısına sahip olmanın dışında, her gün inatla aynı yerden doğup batan ve yaz kış eğimleri değişmeyen güneş ışınlarının da her mekana ulaşabileceği bir planlama becerisine sahip olmak zorundadır..

Sürdürülebilirlik sözcüğü, bir tarlayı değil, hayatı sürdürebilmeyi anlatır. Hayatın olmazsa olmazı ise güneştir..

Rüzgardan yararlanma ve güneşe ulaşma hakkını temelinden sarsan; kapalı iç avlulu, yani genellikle dört yöndeki yollara bakan parseller düzenindeki bitişik nizam yapı önerileri, tarihi kentsel yanlışların mezarlığına gömülmelidir artık.. Kamusal bile olamayan şirin bir iç bahçe, yani sadece bireysel sahibiyet duygusunu destekleyen bir yeşil alan peşinde olmamalıyız.. Çünkü bu düzende, kent planı gereği yaratılan sanal merkeze yani iç avluya, biraz yeşil biraz havuz kandırmacası ile yönlenmek zorunda bırakılan tüm yapılar, rüzgar ve güneşin eşit kullanımı konusundaki tüm haklarından peşinen vazgeçmiş olmaktadır..

Global Isınma

Büyük Sahra’nın günde iki metre yani yılda 700 metre genişlediğini, kuzey kutbundaki buzul alanın son 25 yılda beşte birini kaybettiğini duydu isek, bu gidişle kalanının 100 yıl içinde yok olabileceğini hesaplayabiliyorsak, “ülkemiz ya da kentimiz oralara çok uzak. Yani bizi pek ilgilendirmez !” diyebilmek mümkün müdür ?.. Sizce global ısınmanın sonuçları bizi hiç mi etkilemeyecektir?

Dünya genelinde büyük yıkımlara yol açan ve kapılarımızı orta ve büyük ölçekte çalmaya başlayan sellere bakarak, her an daha büyük bir felaket ile karşılaşabileceğimiz tahmin edilebilmekte. Aynı endişe depremsellik açısından da bire bir geçerli.. O konuda da, en doğru taşıyıcı yapı malzemesi olarak, artık dünyada 8-10 kata kadar uygulaması yaygınlaşan ve deprem riski sıfıra yakın olan ahşabı, ayrıca ele almak gerek.

Bu arada, ekolojik dengeler adına ahşabın, dünyadaki yegane geri dönüşümlü ve sürdürülebilir yapı malzemesi olduğunu, bu teknolojinin kabul gördüğü yani ahşabı en çok tüketen Amerika, Kanada, Avusturalya, Finlandiya gibi ülkelerde ormanların azalmak yerine çoğaldığını söylemek gerek. Çünkü o ülkelerde ahşap, hem deprem hem sağlık sigortasıdır. O yüzden de bu sektörde bir ağaç kesildiğinde, yerine on ağaç dikilmektedir.. Bu arada ağacın da, su ve toprak gibi bir güneş ürünü olduğunu unutmamak gerek.

Peki biz insanlar, ölene ya da topraklarımız çölleşip artık bizi doyuramayacak hale gelene kadar ne yapmak gerektiğini düşünmeyecek miyiz ?..

Bu küresel dönüşümün nedenlerini irdelerken, temel kaynak güneşi yerli yerinde, yeterince ve eşitlik ilkesince kullanabilmek yerine; enerji denince tek çare sanılarak; yakıldığında iklimsel felaketlere yol açan fosil kaynaklara ve doğal yıkımlara kapı açan nükleer sevdasına endeksli bir yaşamın tek seçenek olduğuna inanmamız doğru mudur ?

Bilinmektedir ki; dünyada üretilen ya da üretmek zorunda olduğumuza ikna edilen enerjinin tam yarısı kapalı mekanlarda tüketilmektedir. Sormamız gereken soru; tam da oradan yani yaşam biçimimizden başlamanın bize neler kazandıracağıdır..

Kapalı Mekanlar ve Türkiye

Yıllardır vurgulamaya çalıştım. Yukarıdaki %50’lik yapısal enerji tüketimin ülkemiz için karşılığı; bir yıl için 25-30 milyar dolardır. Yani bundan büyük ne bir harcamamız ne de daha çok tasarruf şansımız var. Projelendirdiğimiz ve uyguladığımız örneklerde gördük ki o kapalı mekan; kendisini ısıtmak, soğutmak, aydınlatmak, havalandırmak ve atık sorununu çözmek için bir liralık enerji satın almadan hayatını sürdürebilmektedir.. Yani bir anlamda güneş sayesinde, o harcamanın tek kuruşundan sorumlu değildir artık.

Dünya örnekleri de deneyimlerimizi desteklemekte.. Elektronik, mekanik çarelere başvurmadan, “Enerji Mimarlığı” ilkelerini kullanarak, yani sadece; güneşi temel alan doğru yön, doğru malzeme ve doğru tasarım yöntemi ile, ilave para harcamadan; bu miktarın % 50’si kadar tasarruf yapma şansımız vardır.. Ama ille de güneş.. Yani güneşe ulaşma hakkına riayet edilerek.. Elbette bu kurala, kentsel plan ölçeğinde uymaya başlamak koşulu ile.. En basitinden, öncelikli olarak kuzey değil, güney yamaçlarını tercih ederek...

Gerçek Bağımlılık...

Hangi gerçekten bahsediyoruz ?.. Sözde “sanayi devrimi” denilen paranoyanın pompaladığı, kapitalist düzenin hormon kattığı, global ticareti yönetenlerin dibini suladığı bir sanal ihtiyaçtan mı ?..

“Gelişmek için daha çok enerji tüketmek gerek” diyen uzun yılların tortusu siyaset adamlarımız yüzünden, % 80’e çoktan ulaşıp, enerjide % 100 dışa bağımlılığa koşan, yani adeta kendi karadeliğine çökme telaşındaki Türkiye’yi yaratan da tam bu anlayıştır işte.. Elalem, yıllık enerji ihtiyacı artışını eksi birlere ve sonunda 1980’ler seviyesine çekip, aynı zamanda dünya konfor ve teknoloji şampiyonu olabilirken biz; yıllık % 8.5 artış da yetmez zokasını seve seve yutarsak, elbette bu kaynaklar, böyle akılsızca sürdürülen yaşam ve üretim tarzına yetmez.. İyi vatandaş, akıllı insan olmayı ıskalayıp sadece iyi müşteri oluruz birilerine..

Diğer Yarısı!..

Kalanın dörtte biri, ulaşım sektöründe tüketilmektedir.. O konuda hep birlikte izlediğimiz gelişmeler ise, bedava ulaşım olanağı bile doğurabilecek kent içi ulaşım araçlarına sıra geldiğini göstermektedir.. Çok basit bir örnek verirsek, kendi eviniz için üretme gayretine girdiğiniz enerjinin sadece elektrik bölümünde, Türkiye koşullarında daima fazlanız olacaktır. Dolayısı ile, güneş sayesinde yıl içinde ürettiğiniz fazlayı devlete satmak yerine, kendi aracınızın aküsünü doldurmayı tercih edebileceksiniz demektir.. Sıra gelir, hidrojeni ve güneşi birlikte kullanabilen hibrit toplu ulaşım araçlarına.. Şimdilik hidrojene ilişkin 600 patent var. Yani bence pek yakında !..

Sona kalan dörtte bir; sanayi tarafından tüketilmekte.. Bir birim üretim için gittikçe daha az enerji tüketen makinaların geliştirilmekte olduğu ise bilinmekte.. Diğer yandan, insanlık bilincinin beklenen geleceğinde, tüketim alışkanlıklarımızın yaşam konforunu yükselttiği mi yoksa yaşamı bir esarete mi döndürdüğü irdelendikçe, o kadar çok makineye gerçekten ihtiyacımız olup olmadığı gözden geçirilecektir. Eminim ki böylece, dördüncü çeyrek içinde de evrensel gelecek adına çok önemli tasarruf ve alternatif üretim yöntemlerine kavuşacağız.

İlk Hedef ; 2030

Bundan beş yıl öncesine kadar “2030’da enerjinin % 10’unu temiz kaynaklardan üretebilsek !” demeyi bile çok cesaretli söylem sayan Amerika, 2030’da “tamamen” temiz kaynaklarla yetinebilmeyi yani bir anlamda güneş merkezli üretimi taşımıştır artık gündemine.. Dünyanın en önemli ekonomik gücü haline gelen Çin, 2030’da üçte biri çoktan hedefe koymuştu. Şimdi daha da öteye geçmeyi tartışıyor.. Yani bazılarının sandığı gibi, artması kaçınılmaz nüfusun karşısında güneş ve türevi kaynakların insanlığa yetmeyeceği savı çoktan çürütülmüştür..

Güneşten bir günde gelen enerji, dünyada bir yılda tüketilenin nerede ise otuz katıdır. Diğer bir deyimle; güneşten bir yılda gelen enerji dünyada bir yılda tüketilenin on bin katıdır.. Üstelik, kainatın da % 97’si hidrojen.. Yani artık geleceğin temiz enerji kaynağı olarak öngörülen ve doğalgazın en doğru alternatifi hidrojen…

Sıfır Karbon Ne Demek ?..

Bu konuda bence en iyi tanımlama, dünyaca ünlü kimyacı Prof.Dr. Michael Braungart’a ait: “Sıfır karbon ölüm demek !..” Yani ancak öldüğünüzde sıfır karbon yayınlarsınız diyor..

Doğru terim, “pozitif karbon” noktasında kalmaktır. Yani varlığınız, sizden sonraki varlığa destek vermelidir. Örneğin ağaç gibi olmaktır. Ömrü boyunca topladığından daha fazlasını doğaya vermemek, yani yeryüzündeki dengeyi bozmamaktır..

Kopenhag’da olduğu gibi; “2025’de karbon nötr olacağız” şeklinde saçma bir hedefin peşine takılmak, yanlışı daha başarılı hale getirip mükemmel yanlışlar yaratan sonuçlar doğuracaktır. Braungart’ın dediği gibi; örneğin başından beri yanlış malzeme olan PVC’yi karbon nötr olmak uğruna geri dönüştürmeye kalktığınızda daha da zehirli maddeler üretebilmektesiniz.. Çamaşır suyu ile temizlemeye kalktığınızda zehirli gaz salınımının artmasına neden olmaktasınız. Anne sütünde, yasal sınırları bazen 800 kat aşabilen yoğunlukta kirliliğe kadar götürmekte bizi PVC’nin katkıları..

Her türlü hurdadan, geri dönüşüm marifeti sanıp yapısal çelik ürettiğinizde ve böylece bakır oranını % 0.5 den yukarı çıkardığınızda o çelik, kırılgan bir malzemeye dönüşmektedir. Yani ilk depremde çökecek olan binaların baş suçlusu haline gelmektedir.. Bu bilgiler de Braungart’dan..

Pek bilinmemekle birlikte, dünyadaki insan varlığının dört katı büyüklüğe sahip olan, yani 30 milyarlık bir insan nüfusuna karşılık gelecek bir kalabalıkta ve ağırlıkta yaşam sürdüren karıncaları örnek almalıyız. Atık üretmediklerine, tersine, tüm yaşam eylemi boyunca kendisinden sonraki canlılığı destekleyen üretime sahip olduklarına bakınca, dünyanın gerçek ve en akıllı sahibi karıncalardır demek gerekiyor..

“Beşikten mezara” eğitim ve üretim anlayışını “beşikten beşiğe” olarak düzelten Braungart yine çok haklı.. Önemli olan, ölünce son bulan değil, başka hayata beşik oluşturacak çıktılara ulaşan bir yaşamı ilke edinmektir..

Yapısal Elemanlar Ne Kadar Yaşamsal ?..

Duvar elemanlarının izolasyon değerleri beklenmedik seviyelerdedir artık. Yeter ki; radyoaktif olmasınlar, sağlığımızı etkileyen kimyasallar ve ciğerlerimize ulaşan kanserojen lifler ve partiküller içermesinler ve bizle birlikte sağlıklı nefes alabilsinler..

Löseminin, düşük dozda radyasyon sonunda oluşabildiği artık biliniyor. “Kömürle çalışan termik santralden daha fazla radyoaktif ışınıma sahip olduğu için hastanelerde kullanımı yasaklanan alçıtaşını ve yine radyoaktif uçucu külleri ile ışınım salan çimentoyu baş tacı etmeye devam etmeli miyiz ?..” Diyor Braungart..

Bunlara dikkat edilmezse, sadece konut ihtiyacından yola çıkarak, salt enerji adına alınan tedbirler, sertifika sistemlerinde madalyaya layık görülürken, bu yüzden iç mekan havasının ve ortam yapısının dışa göre 3-8 kat kötüleştiği bilinmektedir artık..

Avrupa ülkelerinde, çocuklarda yaygınlaşmaya başlayan astım hastalıkları, ilk tehlike çanlarıdır.. Ayrıca biliyoruz ki beyin, vücudumuzda en çok oksijen tüketen organdır. Kirli havanın teneffüs edilmesi, ona giden oksijeni azaltır ve beynin çalışmasında sorun yaratır.. Burada sorulması gereken soru şu; “bu gidişe tamam mı devam mı ?..

Yerinde Üretim Azalan, Tüketim...

Yarım yamalak Kyoto bile, geri atılabilecek karbon adımlarına 1990’lar seviyesini referans olarak gösterebiliyorsa, demek ki söylediklerimiz hiç de hayal değil… Karbon azaltımı demek, sadece temiz kaynak kullanımı değil, fosil kaynakların da daha az ve verimli kullanımı demektir.. Yani artan değil azalan enerji ihtiyaçlarından ve atık oluşturmamaktan bahsetmeliyiz artık.. Ama yaşam konforundan asla geri adım atmadan…

Yerinde ve temiz enerji için yapılacak yatırım, güneşi farklı biçimlerde kullanarak “nefes alma kolaylığında üretim ve tüketim” sağlamakta, enerji ve ekoloji dengesi daima korunmaktadır.

Amerika’nın, çevresel bilinç miladı sayılan yetmişli yıllardan bugüne sürdürdüğü verimlilik politikası “bir milyar” aracın trafikten çekilmesine eşdeğer bir karbon azaltımı sağlamıştır. Ve üstelik bu gayret için harcadığı bir doların, iki buçuk dolar olarak geri döndüğünü görmüştür.. Bu dönüşüm yüzünden, sonunda “elektrik bedava olacak !” zannı ile yola çıkılan ve yetmişlerden bu yana gündemde olan nükleer planındaki 97 santralden vazgeçmiştir Amerika.. Ve harcanan milyarlarca dolar boşa gitmiştir. Çünkü sadece tasarruf tedbirleri, büyüyen ekonominin enerji ihtiyacını karşılamaya kafi gelmiştir. Bunu da biliyor muyduk ?..

O yüzden Obama, 2009 yılında ağırlıklı olarak enerji verimliliğine ve bunun yanında önemli ölçüde de “güneş kaynaklı” temiz enerji adına 45 milyar dolar harcamayı göze almıştır. 2010 da buna sadece güneş için 2 milyar dolar daha eklemiş ve ayrıca, kendi oturduğu, Amerika’nın en prestijli binası olan Beyaz Saray’ın enerjisinin de güneşten elde edilmesi talimatını vermiştir. Ve son olarak 2012 bütçesinde, fosil yakıtlara desteğin azaltılıp yenilenebilir enerjilere 8 milyar dolara kadar ilave destek sağlanmasını hedeflemiştir. Bu satırlar bir Amerikan methiyesi olarak algılanmamalıdır. “Kendine Müslüman !” deyimi onlar için de geçerli. Başkalarına verdikleri öğütlerden ve yarattıkları sorunlardan değil, kendileri adına aldıkları önlemlerden bahsediyorum..

Enerji deyince sadece; petrol, doğalgaz, alnımızın karası kömür, serseri mayın nükleer ve eğer nadir örnekleri dışında, doğa katili haline gelebilen HES’leri anlıyorsak, evet onlar bu kullanım biçimi ile fani kaynaklardır. Ya kendiliğinden tükenecek ya da yarattıkları çevresel ve iklimsel tepkimeler yüzünden kendilerini yok edeceklerdir.. Tüketim çılgınlığını “ihtiyaç” zanneden insanlara hiçbir zaman yetmeyeceklerdir. Hatta tersine, o çılgınların sonu da, kullandıkları kaynaklar yüzünden olacaktır eminim..

Yine yıllardır, mimarlığı belirleyen kavramların sadece “hoş, geniş, ferah ve modanın takipçisi olmak” değil, sürdürülebilir olmak temelinde yeniden tanımlanması gerektiğini ısrarla dile getirmekteyim. Tasarım sürecindeki yanlış hedefler sonucu; inşa edilirken malzemesi ile, kullanılırken atığı ve işlevi sona erdiğinde, bütünü ile yaşamsal kanalları tıkayan sonuçlar, yani sadece “göze” güzel gelen “mükemmel yanlışlar” içermemelidir kentsel planlama ve onun uzantısı olan mimarlık..

Artık kabul etmeliyiz ki; “güneşi kullanma hakkı” en önemli insan hakkıdır. Her türlü planlamada, güneş ve yaşamın sürekliliği temelli yorumlara ihtiyacımız var.

Ve “sağduyu” her zaman buluşabileceğimiz en sağlam zemindir. Aklı ve aklın gereği güneşi kullanmak, bize daima yetecektir..

 

 

 

Birden fazla alıcı için adresler arasında virgül kullanınız.